bazen içim o kadar sıkılıyor ki kendi boynumu kırasım bütün acıyı kökten kazıyasım geliyor. sonra buraya kaçıyorum. kağıda kaleme sarılamıyorum, çünkü klavyeye alışan insanın eli yavaşlar; kalemi beynine yetişemez, bu iç boşaltma seansı bi anda bitmek bilmeyen bi sancıya dönüşür, kelimeler uçar gider yazı da yarım yamalak kalıverir orda, devrilen sandalye de tam ayakucunda.
hayatta hiçbir şeyin aynı anda olmadığının, olduğunda da “lan bi ibnelik var bu işte” dediğimin çok net farkındayım. 1 sene önce bu zamanlar “hangi yolu seçsem?” demek gibi bi opsiyonum dahi yoktu, “i have no direction in life and i’ve never been happier” kafalarındaydım,ki net mutsuzdum. çevremdeki herkes hayatıyla ilgili bu kadar netken, ben nereye gitsem napsam nerelere sığınsam da ertelesem hayatı diye kıvranıyordum. sonra birşeyler oldu kendimi bi anda uygun adım marş şeklinde bi yolun ortasında buldum ve gidiyorum.
geçen seneyi düşünüyorum, çektiğim karın ağrılarını… sırf ne olacağım belirsiz diye.
sonra o güven veren omzu düşünüyorum, elimi sıkıp “başarıcaksın, yeter ki karar ver” diyen yumuşacık sesini, beni itekleyen, harekete geçiren güç veren o adamı. her gelen/giden insanda illa ki iz bırakır, bir şeyler katar ya; o kendimi itekleyecek güç olmamı, kimseye ihtiyaç duymamayı öğretti bana.
yine sakız gibi uzayan, bi yere varamayan o saçma yazılarımdan birine döndü farkındayım, bazen konuşurken de oluyor bu, hayatımda böyle sanırım; x noktasında başlayıp h noktasından çıkıveriyorum; herşeyin başı sonu kopuk.
işte “herşeyim var” dediğim şu noktada en çok üzen “herşey iyi olacak” diyen, bana omuz veren o adamın artık elimi tutmuyor oluşu. belki de spesifik olarak “o olsun”dan da çıkmıştır hadise, belki de sadece sıcaklık arıyorumdur, bilmiyorum. sadece onsuz renkler bile farklı geliyor, herşey bu kadar canlıyken ne ara soldu, ben nasıl böyle sessizleştim hiç bilmiyorum.