bazen içim o kadar sıkılıyor ki kendi boynumu kırasım bütün acıyı kökten kazıyasım geliyor. sonra buraya kaçıyorum. kağıda kaleme sarılamıyorum, çünkü klavyeye alışan insanın eli yavaşlar; kalemi beynine yetişemez, bu iç boşaltma seansı bi anda bitmek bilmeyen bi sancıya dönüşür, kelimeler uçar gider yazı da yarım yamalak kalıverir orda, devrilen sandalye de tam ayakucunda.
hayatta hiçbir şeyin aynı anda olmadığının, olduğunda da “lan bi ibnelik var bu işte” dediğimin çok net farkındayım. 1 sene önce bu zamanlar “hangi yolu seçsem?” demek gibi bi opsiyonum dahi yoktu, “i have no direction in life and i’ve never been happier” kafalarındaydım,ki net mutsuzdum. çevremdeki herkes hayatıyla ilgili bu kadar netken, ben nereye gitsem napsam nerelere sığınsam da ertelesem hayatı diye kıvranıyordum. sonra birşeyler oldu kendimi bi anda uygun adım marş şeklinde bi yolun ortasında buldum ve gidiyorum.
geçen seneyi düşünüyorum, çektiğim karın ağrılarını… sırf ne olacağım belirsiz diye.
sonra o güven veren omzu düşünüyorum, elimi sıkıp “başarıcaksın, yeter ki karar ver” diyen yumuşacık sesini, beni itekleyen, harekete geçiren güç veren o adamı. her gelen/giden insanda illa ki iz bırakır, bir şeyler katar ya; o kendimi itekleyecek güç olmamı, kimseye ihtiyaç duymamayı öğretti bana.
yine sakız gibi uzayan, bi yere varamayan o saçma yazılarımdan birine döndü farkındayım, bazen konuşurken de oluyor bu, hayatımda böyle sanırım; x noktasında başlayıp h noktasından çıkıveriyorum; herşeyin başı sonu kopuk.
işte “herşeyim var” dediğim şu noktada en çok üzen “herşey iyi olacak” diyen, bana omuz veren o adamın artık elimi tutmuyor oluşu. belki de spesifik olarak “o olsun”dan da çıkmıştır hadise, belki de sadece sıcaklık arıyorumdur, bilmiyorum. sadece onsuz renkler bile farklı geliyor, herşey bu kadar canlıyken ne ara soldu, ben nasıl böyle sessizleştim hiç bilmiyorum.
rutin iyidir, rutin düşünmek için sebep bırakmaz, rutin robotiktir, rutin kimisini yaşatır kimisini öldürür.
haftanın ortalama 4 sabahı aynı yerde aynı plakalı aracı bekliyorum son 3 haftadır sabahları dinlediğim değişmiyor; tersten dinliyorum albümü separator’dan başlıyorum çünkü en güzeli o ”sevdiğin şeyi önce ye, önce ye ki sona kalmasın, sona kalırsa ona ulaşınca dayanamazsın. sonrası mı? kilo alırsın.” bi’ yandan birşeyler ararmış gibi beynim plakanın son 4 hanesini mırıldanıyor ”4349”
fazla beklemiyorum 6.59la 7.00 arasındaki bir kaç salisede geliyor araç, öne oturuyorum çünkü kilo verdiğimden beri hep üşüyorum bi tek önde yüzüme vuran radyatör sağolsun ısınabiliyorum. aynı yollardan geçerek, trafiğin nerelerde tıkanacağını bilerek ortalama, evet yine ortalama, 45 dakika içinde işe varıyorum herkes yemekhaneye kahvaltıya iniyor ben köşedeki simitçiyle gündelik konuşmalar yaparak simidimi alıyorum bir yandan olduğum yerde hareket ediyorum çünkü üşüyorum.
direk yukarı çıkıyorum simidimin yarısını direk çöpe atıyorum, çünkü ihtiyacım olan sadece yarısı azı karar çoğu zarar mashabledan başlayarak gündelik surf rotama koyuluyorum 8.30’a kadar olan zaman benim zamanım, o rutin benim rutinim.
haftada ortalama 2 öğlen yemeği dışarıda yan plazadaki arkadaşımla yiyorum. sonra bi’ gün ne mi oluyor? yanında bi’ yabancıyla çıkageliyor, o yabancının sesi dalgalanıyor benimle konuşurken ben ona bakmadığım zamanlarda bana baktığını farkediyorum ellerini nereye koyacağını ayarlayamıyor bir türlü, hoşuma gidiyor ama fazla hoşuma gitmesine izin veremem, sevgilim var ama uzakta ama beni aldatayazmış, aldatabilse aslında aldatırmış salak reklamcı arkadaşlarıyla gittiği 1.1 hedesinde eskişehirde hem de benimle aynı adı paylaşan o kızla. ama aldatamamış, sadece kafa bulmuş, o değil, kız; kız kafa bulmuş. ben bunların onun uzakta olduğu yerde, yanında olabildiğim 3. günde keşfetmişim, canım acımış, acımışız beraber hatta, pişmanlığını her hücresinde gördüm demişim 2 hafta sonrasına olan biletimi economy class olduğundan öne çekememiş bunu evrenin bi’ mesajı olarak algılayıp, ”ilişkiyi kurtarmaya” çalışmışız.
içimden attığımı sandığım acı intikam duygusuna dönüşmüş hiç bana hissettirmeden, ilişkime, hayatıma, rutinime devam ederken yabancının bana uzattığı eli tutmamışım ama parmakuçlarını gıdıklamışım. ondan gelen hiç bi’ mesajı silmemişim, dün uzaktakinin yanımdaki son gününde ben banyoda o bilgisayarda ve malum sosyal platformda benim hesabım açıkken içimden ”kazara baksa ya inboxa” diye dilerken bulmuşum kendimi, beklediğim olmuş.
bu sefer içi kırık cam parçaları gibi(evet bu kadar ergen, bu kadar arabesk çünkü iç acıması çıplak ayağı kırık camlara basmaya, yerinden oynayan eklemi yerine oturtmaya benzer) olan tek ben değilmişim, eşitim; eşitiz rutin bitmiş.
-silence gets us nowhere.
+silence is easy.
Bu kiz tanricalik yolunda ceylan misali sekmelerde.
(Source: fuckyeahhollywoodcelebrities)
Aklimda aslinda baska seylerden bahsetmek vardi ama onlarin onune gecen “zaman” kavrami oldu ve simdi bambaska bi sey diyip kacicam hemen. Yarin sabah tkbilmemkacbinyuzle yolliycagim bi sevgilim, pazartesi baslayacagim bi isim var. Saate baktim ve bi an “ah bi hafta once bu saatler” dedim, babylonun ust katinda beni belimden sarmalamis sevgilim, cayir cayir redd konseri, hic bitmesin dedigimiz zamanlar… sonra bi sene oncesine dondum, bu adamdan ayrilmaya calismistim tam da bugun ve bi sekilde sadece o degil yasanan butun abukluklara ragmen bizi bi arada tutan bizden ote “hayat” denen sey… Bilmiyorum bahsettiklerim belki de cok cheesy ya da anlatisim.. Sadece zaman haddinden fazla hizli geciyor, sansliyim ki bizi yenik dusurmeyen bi yani var zamanin. 1 sene once neden beraber oldugumuzu bile cozemeyen, iliskiyi anlamlandiramayan biz bugun her gune beraber baslamanin hayalini kuruyoruz. Garip. Cidden. Cok garip. Mutlu yillar!
ve bazı günler tek ilginizi çeken kalp kırmaktır, spesifik olarak da bir o özel kalbi.
ne zaman malum olay aklıma gelse nedense gözümün önüne kırılan spaghettiler geliyor, hani aslında kırmadan atmamız gereken ama her nedense annelerimizin hep kırarak attığı, bizim de yer yer boş ana gelmelerle kırıp kaynayan suya bıraktığımız.
”içimden bu acıyı nasıl sökeceğimi bilmiyorum.” edebiyatı yapma niyetlisi asla değilim, bunu sökecek olan şey ne olayın muhatabı ne ben biliyorum, zaman dedikleri, hani berrak’ın kendi gibi sinir bozucu bulduğu.
neden açıp bunları yazdım onu da bilmiyorum, yazacak çok şeyim oldu aslında son 3 ayda; sevgiliyi irlanda’ya gönderdim, ondan önce kendimi ispanya’ya.. sonra kendimi geri getirdim sonra onun peşinden 2 hafta kendimi sürükledim irlanda’ya, ”sevgilim facebookta çalışıyor” un ne kadar komik bi cümle olduğuna her telaffuz edişimde bi kere daha ikna oldum, garipti çünkü, kelimeler ağzımdan dökülürken ben kikirdedim karşımdaki benden çok güldü nedense.
endişelendim çok, hem anlamlı hem anlamsız şeyler için. ama zamanla, kendime aylar öncesinden koyduğum check pointlere birer birer varıp yeni noktalar işaretledikçe ve her ne şartta olursa olsun -hayallerimden vazgeçmeyi göze aldığımda bile- hayat, force, artık her ne boksa beni -ben istemeden bile- hayallerime getirdiyse, herşeyin bi sebebi var diyorum, olmalı diyorum.
sen gittin, son yemeğimizi atmaya kıyamadım, sen niyetine kokuşmuş tencerelere sarılıyorum yazısı değil bu asla, sadece artık bazı şeyler benim elimden çıktı sanırım. bi güç var evet biliyorum, ben dirensem de beni hayallerime sürükleyen.
düşüncelerimden korkar oldum çünkü bi saniye bile birşeyi çok yürekten dilesem belki tek bi parmak şıklatmasıyla olmuyor ama ona ulaşmam çok da efor harcatan birşey olmuyor işte. tek beceremediğim adamları yanımda tutmak. burda da lady gaga’ya sığınıyor ve hak veriyoruz içten içe “Some women choose to follow men, and some women choose to follow their dreams. If you’re wondering which way to go, remember that your career will never wake up and tell you that it doesn’t love you anymore.”
blogu ağlama duvarına çevirmeye bir thin air dinleme süresi kadar uzağım. o yüzden kendimi şimdilik imha etmeli,vantilatörün artifişıl esintisine bırakarak zıbarmalıyım.
kızkardeşimin istanbul ziyareti saolsun ev cosmodur marie clairedir bazaardır taşıyo resmen. ben de hazır kızkardeşi sevgilisine yollamışım,baba marinadan çıkmaz olmuş kafayı arındırıyım kendi başıma huzurları oynıyım dedim cosmodan başladım okumaya, daha doğrusu başlayacaktım. üşenmedim içkimi koydum tam elime aldım dergiyi -başlıycam çok kararlıyım ya- bi anda aa müzik dedim,kendi arşivimden ne kadar baymış olduğum geldi aklıma aa stereomood dedim bu sefer,modum çok sakin dünyayı geç bütün evrenden uzağım burnumun ucunda kocaman ”calm” butonu,tıkladım. tıklamamla aylardır yıllardır kaçtığım şarkı zbaaam diye patladı; sia-breathe me. haliyle bütün planlar altüst, ne cosmo kaldı ne içki ne pervaza dikili bacak/akşamüstü relaksasyon seansı.
işsizim,irlandaya 1 sene hediye etmem gereken bi sevgilim gitmem gereken bi ispanya ve tatsız deneyimlerim var,havuz dibinde oturabilen insanlara özeniyorum;sanırım insanın beynini en güzel teslim ettiği ortam orası. böyle baloncuklar çıkara çıkara oturucaksın havuzun dibinde, ordan herşeyin nasıl da bebek mavisi olduğunu gözlemliceksin. ben anca bi ileri bi geri balık misali debeleniyorum havuz dibinde bi huzur, bi dinginlik diyorum ama yok işte,havuzun dibinde bile.
bugüne ”worst day ever” yakıştırması yapabilirim aslında ama geçen hafta bi güne daha benzer bi yakıştırmayı yapıp bugün karma tarafından göt üstü yere yapıştırıldığım için hala acıyan götüm worst day ever demeyi yemiyo o yüzden derhal anlatmaya başlıyorum.
sabah pek sevgili arkadaşım arının mesajına uyandım,mesaj diyoduki şiirden kalmışsın, bu mesajın kaldığım başka bi dersin bütünlemesini gördüğüm rüyamla çakışması hatta uyandırılma sebebim olması ayrı bi konu.
mütakiben bari formasyon programlarına bakayım diyerek bilgisayar başına oturmam ve devamında 2 saat sürecek bi telefon trafiğine eşlik eden histeri krizim. meğersem 2006da bana öss sistemini değiştirerek kazığı atan yök doymamış,yetinmemiş, gözünü kan bürümüş bi de bari şu kız en çaresiz haliyle paraya kıyıyo formasyon alacak ama iyisi mi ben o paraları rulo yapıp totosuna monte edeyim diyerek yeni yönetmelik getirmiş, 4 senede mezun olayım da nolursa olsun diyerekten oluşmuş olan mezuniyet ortalamam yökün uygun gördüğü ortalamanın hayli altında kalır olmuş.
bunca zaman nadiren de binsem her seferinde pozitif enerjim sayesinde oturarak gitmeyi becerdiğim metrobüste 1 saat ayakta kaldıktan,akbilim dırı rı dırı rı sesini çıkardıktan, otobüsler verdiğim parayı kabul etmeyip beni para çekip akbil yüklemeye zorladıktan,bindiğim otobüsteki kadın beni zorla cam kenarına attıktan ve kan ter içinde eve ulaşıp tek arzum karnımı doyurup dolu mide huzuruyla sızmakken 2 dakikalık dalgınlığım holde yarım ay biçiminde bi yanıkla sonuçlandı.
zira tava tutuştu,o panikle aslında cam daha yakın bi seçenekken elime alıp kapıya doğru koşarken alevler kolumu yaladı ve ben o panikle tavayı yere fırlatıp üstünden sıçrayarak çıplak ayaklarım kıçımın altında biten geceliğimle apartman boşluğuna YANGIIIĞĞĞN YANGIIĞĞĞN YETİŞİİİN diye bağırdım,insanlar çıkıp bize gelene kadar da tava kendini imha etmiş sadece zeminde sevimli bi iz bırakmıştı.
şu anda kanımda güldür güldür akan sakinleştiriciyle pek bi mesudum,sanırım şimdi sızabilirim.